Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

26 Ekim 2014 Pazar

UYKU

Gözlerimi zor da olsa açmayı başardım. Buz gibi bir yüzeyin üzerinde hareketsizce yatıyorum ama hislerimin bana hizmet etmemeye başladığının da bilincindeyim. Zeminin soğuk olması gerektiğini biliyorum, mantık gereği. Ama vücudum mantığa başkaldırmış, hiçbir tepki vermiyor.

Cansız bedenim artık sadece katilimi bulmaya yarayacak ipuçları barındırdığı sürece değerli. Toprağa gömülüp çürümenin anlamsızlığını hesaba kattığımda bu çok da üzücü ya da saçma gelmiyor. Madem öldüm, daha doğrusu öldürüldüm; hala bir şekilde devam eden varlığımın bir sebebi olmalı. Adaletin yerini bulması falan fasa fiso… Benim sebebim, dışarıda bir yerlerde eminim ki hala hıçkırarak ağlayan annem ve babamın hak ettikleri intikamı almaları. Bana bunu yapanın gözünün içine bakmaya cesaret edemezler belki, onunla yüzleşmek ağır gelebilir. Ama hakkında çok kötü haberler alırlar, onun can acısı bizimkilerin neşesi oluverir, fena mı?

Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorum, bilmiyorum. Hayatım boyunca böyle biri olmadım ben. Hep çok şefkatli, çok yufka yürekli bir kızdım. Demek ki cinayete kurban gitmek insana bunu yapabiliyor. Demek ki benim içimde de hayatım boyunca sakladığım, ama hayatım sona erince saklanacak yeri kalmayan gözünü kan bürümüş biri var. Elbette mecazi bir kandan bahsediyorum, kapalı gözlerimi parmaklıklar gibi ortadan ikiye bölen kirpiklerimin arasındaki kurumuş o koyu maddeden değil.

Ölürken hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti mi emin değilim. Ama geçmiş olmalı ki, ben onu izleyedururken son anlarımı yaşayamadım. Ben ağzımdan çıkan ilk kelimenin annemi ne kadar sevindirdiğini yeniden yaşamakla meşgulken nereden ve neden geldiğini bilmediğim katilim beni öldürmek üzereydi. Ama ben onu göremedim. Gördüysem de şu an hatırlamıyorum, önemli olan da bu.

Daha önce ölmedim, ölenle de konuşmadım malum. Hala burada olmamın normal bir şey olduğundan şüpheliyim. Sebebini bilmiyorum. Merak da etmiyorum gerçi. Eğer filmler yıllardır bana yalan söylemiyorsa önümde seçebileceğim iki yol var. Ya bu yeni normalimi kabullenip sınırlarımı keşfedeceğim heyecan ve macera dolu bir eğlenceye yelken açacağım, ya da hayatımdaki herkesi mercek altına alacağım polisiye bir öykünün içine dalacağım. Ömrü bol olsun, babam burada olsa gözünü kırpmadan hangisini tercih edeceğimi şıp diye söyleyiverirdi. Sonuçta ben küçükken, onun eşyalarını saklayıp etraflıca bir soruşturmanın ardından hem kaybolan objeyi, hem de suçluyu bulup ortaya çıkaran yaman bir dedektiftim. Şimdikinden çok daha acayip mizansenler kurgulayıp oynamıştım. Bu bana vız gelir. Okuldan eve, evden okula giden bir kızın ölümü ne kadar zorlu bir gizem taşıyabilir ki?

İlk iş olduğum yerden kalkıp arkamda bıraktığım cansız bedeni incelemeliyim. Yüzüm olanca sıradanlığıyla öylece duruyor işte. Demek ki kafama darbe yemedim, ya da lisedeyken girdiğim depresyonla keşfettiğimiz intihar eğilimim yine nüksetmedi. Tabii evde bulduğum her hapı mideye indirmiş de olabilirim, illa kafama kurşun sıkacak değilim ya… Bir bıçak yarası da göremiyorum. Gerçi objelerle etkileşime geçemeyen bir hayalet olduğumdan bedenimi ters çevirip arkadan almış olabileceğim muhtemel bıçak yaralarını kontrol edemiyorum ama kıyafetlerim sağlam gözüküyor. Belki de içkime zehir kattılar. Belki de Serdar’ı dinlemeyerek içtiğim o dördüncü bira beni bu hale getirdi. Öğreneceğim, biraz sabır.

Hayalet olmanın ne anlama geldiğini sorgulayacak vaktim yok. Belki de var, ama ben elimdeki sürenin miktarını bilmediğim için garanti olsun diye yokmuş gibi hareket edeyim, daha iyi. Önce gidip annem babam nasıl, onu göreyim. Ve evet, tahmin edilebileceği üzere göz açıp kapayıncaya kadar evimin, eski evimin daha doğrusu, salonundayım. Annem bu acı dolu gününde bile koltuğun kendisinin olduğunu onyıllar önce ilan ettiği köşesini başkasına kaptırmamış, onu görmeye alıştığım yerde öylece oturmuş yaşlı gözlerle tavanı seyrediyor. Babam ise bir sağa, bir sola hızlı adımlarla gidip geliyor. Sakinleşmeye çalışıyor gibi.

“Bunu nasıl yaparsın Aysel? Nasıl bu kadar sorumsuz olabilirsin?”

Neden bahsediyor ki? Cenazemle ilgili bir sorun mu çıktı acaba? Sahi, cenazelerin nereden kalkacağını falan kim, nasıl ayarlıyor? Fırsat bulursam birilerine sorayım bunu…

“25 yaşında kız dedim; sıkboğaz etmeyeyim, o kendini korur kollar dedim. Ne bileyim Hakan? Ne bileyim böyle olacağını? Bilsem yapar mıydım?”

Annemin beni sıkboğaz etmek istememesi hayatımda duyduğum en inanılmaz şey olabilir. Kendimi bildim bileli attığım her adımdan haberdar olan, ettiğim kelime sayısı beşi geçen herkesin şeceresini döküp kaydını tutan bir kadından bahsediyoruz. Üniversite hocalarımı arayıp derse girip girmediğimi kontrol etmekten çekinmeyen; haftada bir yurt odamı köşe bucak temizlemeye, ama aslında orada yaşadığım hayatı didik didik incelemeye gelen, işini de gücünü de ben bellemiş biri kendisi. Babamı bu kadar kızdıracak ne yapmış olabilir ki? Neyi es geçmiş olabilir?

“O senin kızın! Bunun 25’i 30’u yok! Sahip çıkacaksın. Çıkmazsan… Al işte.”

Gözleri dolu olmasa, gömleğinin yakası gözyaşlarıyla ıslanmamış olsa anneme böyle davrandığı için çok öfkelenirdim babama. Kadıncağızın bu olanlarda suçu ne? Neden onun üstüne bu kadar gidiyor ki?

“Elin it kopuğu her yerde. Hangi birine yetişeyim?”

Mesele şimdi anlaşıldı. Konumuz yine Serdar ve onun bana ne kadar uygunsuz bir damat adayı olduğu. Ne kadar tehlikeli, ne kadar ayyaş, ne kadar vurdumduymaz, ne kadar çulsuz, ne kadar çirkin, ne kadar işsiz, ne kadar cahil, ne kadar eğitimsiz ve daha kim bilir kaç tane olumsuz sıfat. Ve bu hükümlerin hepsi sadece bir saat sürebilmiş ve kimsenin ağzını bıçak açmamasıyla 45 dakikada bitivermiş bir akşam yemeğinin yadigarı. Zavallı Serdar hayatında ilk defa bir sevgilisinin ailesiyle tanışmanın dehşeti içinde, zavallı annem ve babam benim ciddi bir sevgilim olacağı yaşa geldiğimin idrakıyla mücadele halinde. Ve zavallı ben iki cephenin tam ortasında kalan ve olası savaşta ilk şehit olacak piyon.

“Dünyanın en klişe annesi ve babasının evladıyım. Ne bekliyordun? Oğlum diye seni bağırlarına basmalarını mı?”

“Hayır. Oğlum demesinlerdi de, bari bir Serdar desinlerdi. Ağızlarından hiç olmazsa ismim çıksaydı. Ne bileyim, adım adım özgeçmişimin üzerinden geçmeselerdi de bir nasılsın deselerdi.”

“Senin de beklentilerin galaksiler aşmış gelmiş. Hata bende, seni yeterince hazırlamadım. Yoksa ben neler yaşanacağını ezbere biliyordum, sana cümle cümle dizebilirdim.”

“Dizseydin!”

“O zaman ne sürprizi, ne eğlencesi kalacaktı Allah aşkına? Bak, artık eskisi gibi misin? Müthiş bir deneyim yaşadın, sen eski sen değilsin. Mis!”

Serdar bizim okulun karşısındaki kafede iş başında, müşterilerden sipariş almakla meşgul. Yazık, sevgilim öldü, depresyondayım, işe gelmeyeceğim deme lüksünün olmaması ne kadar üzücü. Evet, kendi durumuma değil, Serdar’ın bu halde bile çalışmak zorunda olmasına üzülüyorum. Bu kadar bencillikten uzağım, huyum kurusun.

“Hemen getiriyorum efendim. Beş dakikaya çıkar.”

Serdar koşar adımlarla mutfağa yönelirken ben de her zaman yaptığım gibi peşine takılıyorum. Tek fark, bu sefer beni fark edip yüzünde muzip gülümsemesi arkasına dönerek yakasından düşmemi söyleyemiyor. Şakacı çocuk… Getirdiği tostlar, hamburgerlerle karnımı doyurduğu için mi; yoksa iki lafından birinde beni güldürmeyi başardığı için mi aşık oldum ona bilmiyorum. Onun yaşındaki bizler yolun öteki tarafında kendimize müthiş ve şüpheye hiç mahal yok ki parıl parıl kariyerler inşa ededururken onun burada gelen geçene çay dağıtıyor oluşu itiraf etmeliyim ki hep canımı acıtmıştır. Serdar’ın da acıtıyordur belki, ama bugüne kadar hiç çaktırmadı. Arada bir tartıştığımızda gözünde parlayan öfkede bunu okuyor olsam da yüksek ihtimal kuruntu yapıyorum. Yoksa onun kadar akıllı biri neden çalışıp benimkinden daha iyi bir üniversite kazanmasın ki? Neden bu kafe köşesinde sürünmeyi tercih etsin. Bu bir insanın aklı başında tercihi olabilir mi sahiden? Daha iyisini bilerek ve isteyerek, elinin tersiyle itmek… Son derece saçma.

“Abi, adamlar on dakikadır hamburger bekliyorlar. Gözünü seveyim çabuk ol, yoksa üzerime ketçap döküp beni yiyecekler.”

“Oğlum, otur bir soluklan. Çıkarıyorum işte. Ne tez canlı oldun sen bugünlerde? Kanın kaynıyor resmen.”

Buradakiler bana ne olduğunu bilmiyor mu?

“Keyfimden mi yapıyorum abi? Durmuyor müşteriler işte, kıtlıktan çıktılarsa demek…”

“Git bu şakalarını sevgiline yap sen. Neydi adı? Bak, yine Devrim diyesim geliyor…”

Cemalettin Abi adımı bilmiyor mu?

“Devin abi, Devin. Yüz milyonuncu kez, Devin.”

“Öyle ad mı olurmuş? Sonra suçlu ben oluyorum hatırlamadım diye. Hah, git ona yap bu afranı tafranı.”

Serdar hiçbir şey söylemeden daha üst ekmeği tam yerleştirilmemiş iki hamburgeri alarak mutfaktan kaçıyor, gözümün önünde, tepki vermeden. Ne yani, beni gününün büyük çoğunluğunu birlikte geçirdiği insanlara hiç mi anlatmadı? Ve bu beni neden bu kadar rahatsız ediyor?

Aklıma Cem geldi. Uzun zaman sonra ilk kez… Lisede benim her şeyim olan, benim hiçbir şeyi olamadığım, fakat bu gerçekten haberdar olmadığım için kendimi kandırarak bambaşka dünyalar kurduğum, o dünyalar yıkılınca da onlarla beraber yokluğa uzanmak istediğim günleri hatırlıyorum. Annemin beni doktor doktor gezdirmesini, babamın sanki bebekliğime dönmüşüm gibi masallar eşliğinde uykulara yatırmaya çalışmasını… Kullanmaya başladığım ilaçların yan etkisiyle ortaya çıkan bitmek bilmez üşümelerimi, öksürüklerimi, nefes alamamalarımı, korkunç baş ağrılarını… Ben bunları Serdar’a anlattım mı acaba, hatırlamıyorum. Anlattıysam eğer, bana aynı şekilde kazık atmazdı herhalde, değil mi?

Yurttaki odamdayım. Oda arkadaşım Merve ortalarda yok. Bakıyorum yokluğumu fırsat bilip yatağımın üzerini kütüphane olarak kullanmaya başlamış, tüm ders kitaplarını yığıvermiş. Beni hiç sevmezdi zaten, ama o da insan sonuçta, azıcık da olsa üzülmüştür, değil mi? Belki de sevinmiştir, Serdar boşta kaldı, kıyafetlerim dilediğince kullanımına açıldı, makyaj malzemelerim emrine amade oldu diye. Bana bak ya, ne kadar sıradan şeyler düşünmeye başladım. Çünkü bir kızın başka bir kızla yegane problemi bunlar olabilirmiş gibi kendimce hikayeler uyduruyorum. Kim bilir ne derdi vardı benimle. Uyurken horluyor muydum acaba? Ya da çok mu dağınıktım da arkamı toplamaktan bıkmıştı?

“Aşkım sen beş dakika bekle, ben üstümü değiştireyim, çıkarız hemen.”

Kapının açıldığını duymamışım. Ee Merve burada, yanında da daha önce hiç görmediğim bir kız var. Kime aşkım diyor ki bu?

“Tamam, sıkıntı yok. Benim gibi beş dakikada hazırlanıp çıkamayacağını kabullendim ben artık. O yüzden sen o beşi yirmi beş yap, beklentilerimi ona göre ayarlayayım ben de. Kırk beş dakikaya çıkmış oluruz.”

Kız… Merve’ye cevap veriyor. Kız… Aşkım? Cevap veren, kız. Cesedim çürüdükçe o kadar iğrenç bir insana dönüşüyorum ki şu an aklımda sadece Merve’nin benden nefret etme sebebinin bana olan büyük ve iflah olmaz aşkına karşılık alamaması olduğu var. Güzellik başa bela derler hep. Demek bir de cidden güzel olsam ne canlar yakacakmışım… Yoksa güzel miyim ne? Neyse…

“Şu kızın ilaçlarını neden hala çöpe atmadın? Biri dolabında bu kadar hap olduğunu görecek, başın belaya girecek sonra. Reçetede adın yok, bir şeyin yok…”

“Haklısın. Atacağım da… Günlerdir bir türlü elim gitmedi işte. Biliyorsun… Zaten içmiyordu ki. Haftalardır öylece duruyorlar orada.”

İçmiyordum tabii. Sanki bilmiyor, acayip uykumu getiriyor o ilaçlar. Derslerden bir şey anlamıyorum sonra. Aman, onlar işlerine baksın. Ben odayı incelemeye geldim, dikkatimi dağıtmayı kesseler de işime baksam. Gerçi belli ki annem gelip her şeyi toparlayıp götürmüş. Sanki bu odada hiç yaşamamış gibiyim. İlaçlarım dışında burada benden eser yok. İsabet olmuş. Bir türlü sevememiştim zaten.

“Nedenini bilmek istiyorum sadece. Benim kızım nasıl bu kadar akılsızca bir şey yapmış olabilir?”

Zaman, mekan iyice karıştı. Kaç gündür böyleyim, neler oluyor, ipin ucu kaçtı. Annemle babam televizyonda adını bilmediğim bir dizi izliyorlar. Annem izlemeye çalışıyor da, babam fırsat vermiyor gibi.

“Defalarca uyardık, dikkat et dedik, çok tehlikeli dedik, sonu kötü dedik.”

“Yeter! Yeter artık! Sayıklamayı kes. Suçlamayı kes. İzin ver bitsin. Ne olur, dayanamıyorum. İzin ver, gitsin.”

“Gitti zaten, neye izin vereceğim daha?”

“Yapma… Böyle yapma. Ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun. Sen uyardın işte. Ben uyardım. Daha başka ne yapabilirdin. Dinlemeyeceği varsa hiçbir şekilde dinlemeyecekti zaten.”

“Yediremiyorum kendime, olmuyor işte. Sanki başına daha önce gelmedi. Sanki biz aynı şeyleri iki kere atlatıp ölümden dönmedik.”

Nasıl bu kadar aptal olabildim bilmiyorum. Küçüklüğümde tıkır tıkır işleyen dedektiflik becerilerim kullanmaya kullanmaya pas tutmuş demek ki. Oysa bir polisiye davada sorulması gereken ilk soruyu nasıl unuturum? Benim ölümüm kime yaradı? Hiç istemediği bir ilişkiden kurtulan Serdar’a mı, yanımda bir türlü kendi gibi davranamayan Merve’ye mi, hayatı boyunca gözünü üzerinden ayırmamak zorunda olduğu birinin yükünü daha fazla taşıyamayan anneme mi, daima üstte olması gereken ve her türlü tartışmada kullan kullan tükenmeyecek bir koza kavuşan babama mı? Bilseydim bu kadar küçük, bu kadar sıkıcı bir hayat yaşamazdım. Baksanıza, katil zanlılarım bile ne kadar sıradan, ne kadar tahmin edilebilir. Benim gibi nice davaları geride bırakmış, nice olaylar çözmüş bir dedektif için müthiş bir hayal kırıklığı. Ne bir keyfi var, ne de heyecanı. Boşuna yaşamışım gibi, boşuna harcamışım ya da… İnsan biraz da geride bırakacaklarını düşünür, öteki tarafa çalışır, değil mi ama? Yazıklar olsun… Öldürülmenin de bir ilginçliği, insanı çözümünü heyecandan kalbi ata ata bekletecek yanları olur benim bildiğim. Benimkinde? Sıfır. Tam benden bekleneceği gibi… Başka ne olacaktıysa? Yaşarken bir işe yaramışım gibi ölümümün ardından bir işe yaramayı nasıl bekliyorsam? Bari gerçekten, bedenim bana ihanet etmese de katilimin kim olduğunu söyleyiverse polislere.

“Başının arkasına sert bir darbe almış. Aysel Hanım, Hakan Bey. Kızımız… Kızımız hala ilaçlarını düzenli kullanmıyormuş sanırım. Biliyorsunuz, defalarca söyledim. Bilinç kayıpları yaşamaması için saat bile aksatmaması lazımdı. Allah korusun… Ne diyorum… Bayılırken başının arkasını masanın kenarına çarpmış. Oradan da mermer zemine… Çok üzgünüm.”

Kullanmıyorum tabii. Çok uykumu getiriyorlar. Derslerden hiçbir şey anlamıyorum. Beni uyuşturuyorlar. Zaten az olan varlığımı da elimden alıyorlar. Ne yapayım?

Bu dava böyle bitmeyecek değil mi? Dosya böyle kapanmayacak yani… Bu kadar anlamsız ve saçma mı yani?

Acaba… Acaba başıma o darbeyi vuran kim? Hangi cisimle vurdu? Annem mi? Ya da babam? Belki de Serdar. Yok, yok… Kesin Merve. Kaltak!

20 Eylül 2014 Cumartesi

SELAM VER

O ilk notayı duyduğumda şarkıyı geçmeliydim. Yapmalıydım bunu. Çünkü beni sarıp sarmalamasına izin verdiğim zaman ne yapsam kurtulamıyorum pençesinden. Sanki bilmiyorum. Sanki bunu daha önce yüzlerce kez yaşamadım.

Ama yapmıyorum işte. Nedenini sormayın, ben de tam bilmiyorum. Enstrümanlar bir bir devreye girip bu dünyadan olamayacak kadar güzel bir birlikteliğe yelken açarken şarkının başlayacak sözlerine hiç hazırlıklı olmadığımı fark ediyorum. Fakat artık çok geç. O adam, o ağzından çıkan her lafla beni mahveden adam şarkıya girdi bile.

Duruyorum. Bir sürü insanın alelacele, kim bilir nereye yetişmek için koşarcasına yürüdüğü dar bir sokakta olmama; benim de aslında yetişmem gereken bir yer olmasına aldırmadan öylece kalakalıyorum. Bu şarkı öyle başka iş üzerindeyken ikincil bir aktivite olarak değil, pür dikkat dinlenmeyi hak ediyor çünkü. “Kafanın içinden uzak durmaya çalış, orada en acayip şeyleri yarattığını gördüm,” diyor adam. Gözlerimin içine bakması ve şarkıda adımı geçirmesi eksik sadece…

Bir anda bir güneş tutulması tüm ışığımızı alıp götürüyor. Zifiri karanlıkta kalıyoruz. Ben ve en az benim kadar kendinden habersiz sokak arkadaşlarım. Ani bir ses duyup kafamı sağa çeviriyorum. Başımın üstündeki balkondan saksı mı düştü, nedir? Ses durmuyor. Tırabzanlar bağlı oldukları demirden kopup yer çekimiyle sevişmeye başlıyor. Aralarına tuğlaları, camları, kuruması için asılmış kıyafetleri, uydu alıcılarını, su oluklarını ve daha birçok şeyi katarak beni yerimden sıçratan sese güç katıyorlar. Her yer zifiri karanlık olduğu için daha ötesini, diğerlerinin verdiği tepkileri göremiyorum. Olduğu yere çakılan, adım atsa kafasına sert bir darbe yiyip öleceğini düşünen bir tek ben miyim, merak ediyorum. Bir süre sonra fark ediyorum ki etrafımda adım atacak alan kalmamış. Büyükbaş hayvanları mezbahaya yönlendiren labirentin son düzlüğünde sakinleşmeleri için tüm bedenlerini daracık bir mekanizmaya sıkıştırırlar ya, aynı durumda olduğumu anlıyorum. Sakinleşmem lazım, çünkü şu anda yapabileceğim başka hiçbir şey yok. Tek bir şey bile. Dünyam etrafımda yıkılır, beni de beraberinde yok ederken elimden ne gelir ki?

“Ne olmuş yani? Belki kendine bakmaktan seni gerçekten görememiştir. Bu senin ya da onun hakkında neyi değiştirir ki?”

Kendime geliyorum ve derin bir nefes alıyorum. Güneş yerli yerinde duruyor işte. Tuğlalar, camlar, kuruması için asılmış kıyafetler, uydu alıcıları, su olukları ve daha birçok şey. Hepsi yerli yerinde. Bana yan gözle bakan ve ne yaptığımı anlamaya çalışan birkaç meraklı göze aldırmıyorum. Çünkü ben de en az onlar kadar bunu merak ediyordum. Her zaman yaptığım gibi kafamı dinlediğim şarkıya emanet ediyor, günümün geri kalanını hangi ruh haliyle geçireceğimin kontrolünü ellerine bırakıyorum. O da sağ olsun taşıması güç bir melankoli ile beni baş başa bırakarak kulaklarımı terk ediyor. Yürümeye devam ediyorum. Yetişmem gereken yeri ve buluşmam gereken kişiyi artık umursamıyorum zaten de, iflah olmaz kibarlığım her şekilde sözümün arkasında durmamı gerektiriyor işte. İki elim kanda da olsa Hande’yle buluşacağım.

Hayatımda belki de ilk defa bir yere geç kalıyorum.

“Oo, paşam. Ben de tam kalkıyordum, beyimiz teşrif etmeyecek herhalde diyerekten.”

Hande beni bir türlü üzerinden atamadığı delikanlı kız imajıyla karşılıyor, hiç şaşırtmayarak. Nerede kaldığımı, neden geciktiğimi merak etmiyor. Maksat, kendine has zannettiği üslubuyla iki cümle daha kurabilsin. Bu kadar.

“Kusura bakma. Bir şeye takıldım, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim.”

“Yeni manita deme!”

Ne zaman dedim ki?

“Yok yahu! Ne alakası var? Kafam dağınık bugünlerde, bir türlü toparlanamıyorum. Sebebini sorsan, ki sormazsın, adını koyamıyorum bir türlü. Öyle boktan bir durum işte.”

“Boktanmış hakikaten. Boş ver ya, üzme sen o tatlı canını. Ne ısmarlayayım paşama?”

Daha onuncu dakikasında kendimi öldüresiye sıkılacağımı bildiğim halde başkalarıyla buluşmayı neden hala inat ve ısrarla kabul ediyorum, bilmiyorum. İlk karşılaşmadaki heyecanım yerini müthiş bir can sıkıntısına bıraktığında kaçıp gidemeyeceğim apaçık ortadayken kendime neden bu kötülüğü yapıyorum? Hala beni kendi dünyamdan çekip çıkarabilecek birine rastlama ümidim var, ondan belki.

Hande’ye ne cevap verdim, bilmiyorum. Ama ağzımdan bir şey çıkmış olacak ki başında ellili yaşlarında şişman ve bıyıklı bir adamın beklediği kasaya doğru yürümeye başlıyor. Kulağımda kulaklıklarım olmamasına rağmen bugünüme bayrağını diken şarkıyı yeniden dinlemeye başladığımı fark ediyorum. Kafamın derinlerinde bir yerlerde çalıyor ve böyle olduğunda durdurma tuşunu arasam da bulamayacağımı bunca yıl sonra kabullendiğim için kılımı bile kıpırdatmıyorum.

“Arkana yaslanma dostum. Orada seni ileriye taşıyacak pek bir şey yok.”

 Mekanın çok tozlu olduğunu düşünmek istiyorum, zira bir anda, olduğum yerde ağlamaya başladıysam sonumuz fena. Neyse ki Hande masaya dönüyor da dikkatim dağılıyor.

“Al bakalım sodanı. Ee, anlat. Ne ayaksın sen? Ne bu Karadeniz’de gemileri batmış hallerin?”

Cevap verebilmek için zihnimde bir cümle inşa etmeye başlıyorum. Durumu fazla deşmesine izin vermeyecek ve birkaç soru daha sormasına gerek bırakmayacak kadar tatmin edici bir cümle olmalı. Ben düşünedurayım, Hande’nin gözlerinden akmaya başlayan kırmızı sıvıyı fark ediyorum. Makyajı akıyor diye geçiriyorum içimden, kan olacak hali yok ya! Birden bir akordeon gibi büzüşmeye ve yok olmaya başlıyor. Kafedeki diğer insanlar da, aynı şekilde. Tahtaların çatırtı sesleri geliyor. Masalar ve sandalyeler kendilerine savaş açan zihnime beyaz bayrağı çekip yere seriliyorlar. Tavşan kanı diye tabir edilebilmekten çok uzak bir çay ihtiva eden çaydanlık, altında yanan ateşin baskısına dayanamayarak patlayıveriyor. İki dilim bayat ekmeğin arasına sıkışmış kaşarlar tost makinesinin kenarlarından akıp çok geçmeden tezgahta kururken, soğuk içilmesi salık verilen içecekleri belli belirsiz duyulan bir motor sesiyle tam da öyle tutmayı amaç bellemiş dolap görevinden istifa ediyor ve dumanlar çıkarmaya başlıyor.

“Selam ver.”

“Hop! Alo! Sana diyorum! Mecnun mu oldun oğlum? Kim yaptı sana bunu, söyle kıstırıp pata küte dalayım kıza. Yemin ediyorum, bak. İki lafına bakar.”

“Saçmalama Hande. Dedim ya, kafam dağınık diye. Kendime gelirim dedim, kalktım geldim de, olacak gibi değil. İznini istesem? Başka zamana sözleşsek?”

“Farkındayım, dağınık olan bir tek kafan değil. Yine gidip gidip geliyorsun bir yerle ya, hayırlısı. Oğlum, sen bırakmıştın böyle şeyleri. Dünya’ya dönmüştün hani, artık sana ulaşmak için NASA’yı aracı kullanmıyorduk falan. Ne oldu? Bir gün kendini öldüreceksin. Bu kadar düşünme her boku. Valla bak, cidden gerek yok.”

Yine bir cevap düşünmeye başlıyorum ama bu sefer boşa kürek çekmeye halim olmadığından ayağa kalkıyorum. Bana kimse bir şey yapmadı desem neye yarar? Aşk acısı değil bu, ya da adı konmayan bir mutsuzluk. Benimki artık tıpkı sağlıklı beslenme gibi, tam bir yaşam biçimi. Sağlıksız var olma. Adı da bu olsun, belki moda olur da üzerine kitaplar yazarak hiç olmazsa zengin olurum. Ama şu anda boşa konuşup kendimi de, onu da yormak istemiyorum. Bu ikimize de haksızlık olur. Hikayemi anlatmaya başlasam belirsizliğinden başımız döner, içinde kayboluruz. Öyle ya da böyle sonuna geldiğimizde de sayfalar dolusu saçmaladığım ortaya çıkıverir, rezil olurum. İlkokuldan kalma pis bir alışkanlıkla hikayenin ana fikri neydi diye düşünmeye kalkarsa hele, iyice meydana çıkar foyam. Hiçbir şey söylemediğim, söyleyemediğim anlaşılır. Çok şey söylüyorum aslında; bazen çok, bazen az kelimeyle. Bazen uzun, bazen kısa cümlelerle. Her gittiğim yer benim, her konuştuğum kişi bana ait, her sohbet benim eserim, her masa benim sahnem. Onunla yapacaklarım bitince, artık bana bir şey katmayacağını bencilce fark ettiğimde tepeme çöküveren ve benden bağımsız var olmaya devam edemeyen bir sahne.

Selam ver.

Şarkı yeniden çalmaya başlıyor. İlk kelimelerle yeniden giriyorum aynı döngüye. Artık Hande’nin yanında olmamalıyım. Benim mantığımla ben onun yanından gidince yok olacak çünkü. O zaman soru işaretleri de gidecek, merakı da, bodoslama dalıp sorduğu saçma sapan ama itiraf etmem gerekirse bir o kadar mantıklı soruları da…

Koşar adımlarla buluştuğumuz kafeden uzaklaşıyorum. Hande arkamdan bakıyor mu, ya da ne düşünüyor zerre umurumda değil. Umurumda olmayacağını o da biliyor ya, içim biraz da bu yüzden rahat. Beni tanıyor. Hayatımdaki herkes beni tanıyor. Artık garip hareketlerimi bir noktadan sonra yargılamayı kesmeleri gerektiğini, başka türlü yanımda sağ kalamayacaklarını biliyorlar.

Sokak bitiveriyor. Karşıdan karşıya geçmek için yola adım attığımda ayağım bir su birikintisine basıyor da acayip şiddetli bir yağmurun yağdığını fark ediyorum. Güneş bir yere gitmemiş ama, sanki göz yaşlarını üzerimize akıtıyormuş gibi tepemizden bakıyor. İçlerinden güneş ışınları geçen damlaların biri kırmızı, biri mavi, biri yeşil, biri turuncu… Üstümü başımı olduğumdan daha koyu bir renge boyuyorlar, sanki dışım içimi yansıtmak zorundaymış gibi. Saçlarım gözlerimin üzerine düşüyor, daha fazla dışarıya bakmayıp içimi görmem gerektiğini söylercesine. Bir yandan kafamda şarkının artık gına getiren gitar tınıları dönüp dururken diğer yandan sol taraftan gelen korna seslerini duyuyorum, acı acı. İki ayağım yolun ortasındaki su birikintisinin içinde ıslanırken bakışlarımı sesin geldiği tarafa çeviriyorum. Bir araba hızla bana yaklaşıyor ve tam çarpacağı sırada ortadan ikiye bölünüp beni bağışlıyor. Bana çarpmayacağından emin olduktan sonra yeniden birleşip yoluna devam ederken arkasından bakakalıyorum. Yağmur damlaları, benim üzerimde çalışırken yeterince yorulmamış olacaklar ki, onu da göz kamaştıran bir parlaklığa boyuyorlar.

Selam ver.”


Kafamın içinden uzak durmalıyım. Orada en acayip şeyleri yaratıyorum. Durmaksızın.

31 Aralık 2011 Cumartesi

Ve Bitti

Hayatımın en kötü senesinin son gününde, ikinci romanımı da noktalıyorum.

Bu romana ilham veren ve aslında kafamdan pek çok düşünceler geçmesine yol açan "Son Melodi" şarkısını paylaşayım önce, unutmadan. http://www.youtube.com/watch?v=CghOcbxDPOQ

İlk roman bittiğinde 1000 "tık"taydık. Bu da demek oluyor ki ikinci roman esnasında ilkinden daha fazla tık toplamışız. Hadi en iyi ihtimalle bu "tık"ların 1500'ü benim diyelim (ama demeyelim, özellikle ikinci roman esnasında tık sayımı en aza indirdim) hala okuyan kimselerin olduğunu bilmek çok güzel. Sizlere kalbim kadar beyaz blog kutularına yazdığım şeyleri okuduğunuz için yine o temiz kalbimden kocaman kokulu öpücükler ve hakikaten, samimi teşekkürler yolluyorum. Eksik olmayın.

2012 yeni bir hikaye getirir mi, belli olmaz. Yoruldum biraz sanki. Ama kafamda dönüp duran fikirler de yok değil.

Takipte kalınız. Twitter olur (@armanguvenc), Facebook olur (Arman Güvenç), ekşisözlük olur (under rug swept)... Ben buralardayım. Bir sonraki hikayede yine beklerim. Umarım bıraktığınız gibi bulursunuz.

"Son Melodi" Bölüm 32- Final

-32-

Kapıyı açıp içeri girdiğimde annemin odasına uzun zamandır girmediğimi fark ediyorum önce. Ve hiçbir şeyin değişmediğini görmek nedense beni hiç şaşırtmıyor. Yatağın başındaki yağlı boya resim, gardırobun yanı başındaki ayna, makyaj masasının üstündeki danteller… Hepsi ben çocukken nasılsa şimdi de öyle. İşte, annemin sandığı da her zaman olduğu gibi odanın bir köşesinde öylece bekliyor. Babamdan hatıra kaldığı için günlerce üzerimden çıkartmayınca annemin zorla aldığı gömleği bulmak için gizlice gelip içini didik didik aradığım sandık.

O günü dün gibi hatırlıyorum. Annem mutfakta yemek yapıyordu. Bunu fırsat bilip gizlice annemin odasına girmiş, gömleği aramaya koyulmuştu. Gardırobun hiçbir köşesinde yoktu. Yatağın altında da bulamamıştım. En son gözüme bu sandık takılmıştı.
Sandığı açarken duyulan gıcırtılar bile hala aynı. O zaman çok korkutmuştu bu ses beni. Annemin kulağına gidecek de gelip beni bulacak diye ödüm kopmuştu. Bu sefer öyle bir korkum yok. Duyarsa duysun! Umurumda değil.
            O günkü gibi önce dantelleri kaldırıyorum. Sonra sırada masa örtüleri var. En sonunda da nevresim takımları. Bir an içimi bir heyecan kaplıyor. Çocukluğumda olduğu gibi yine sabrım taşıyor, dayanamıyorum ve elimi içeri daldırıyorum. Özenle yerleştirilmiş sandığı karman çorman ediyor olmamı önemsemiyorum bile. Ve aradığımı buluyorum.
            O zamanlar sadece televizyonda bir kere gördüğüm, ama yine de sandığın içinde bulup elime aldığımda zerre korkuya kapılmadığım silahı yine elimle kavrıyorum. Yine içimde zerre korku yok.

                                                                       ***

            Hayatım boyunca topuklu ayakkabılarla yürüyebilen biri olmadım. Hatta bunu büyük bir başarıyla yapanlara hep gıptayla bakmışımdır. Ama bugün sanki dengem o kadar alt üsttü ki, her adımda yere kapılacakmışım gibi irkiliyor, bir yerlere tutunma ihtiyacı hissediyordum. Sekretere başımla selam verip zar zor kendimi ofisin kapısına attım. Olanca gücümle kapıya vurdum fakat zorlukla duyulabilecek kadar bir ses ancak çıkartabildim. İçeriden Berk’in beni davet eden sesi geldi. “Girin.”
            Odanın kapısını açarken sanki içimde bir yerlerin de kapısını açtım aynı anda. Bu yer o güne kadar biriktirdiğim, dışarı salmamaya özen gösterdiğim, arada bir sızıntılar olsa da büyük çoğunluğunu hapis tuttuğum gözyaşlarımı koruyan zindandı. Ofisin kapısıyla birlikte bu zindanın da kapısı açılınca çok geçmeden hıçkırıklarım ve gözyaşlarım eşliğinde Berk’in kollarında buldum kendimi.
            Berk bana bir şeyler söylüyordu ama ben onu duyamıyordum. Tek duyduğum ağzımdan çıkan garip seslerdi. Ben de bir şeyler söylemeye çalışıyordum besbelli, ama beceremiyordum her nedense. Ağzımda gözyaşlarımın tuzlu tadı, artık ne saçmalıyorduysam saçmalıyordum işte. Berk söylediklerimden, belki de daha çok bulunduğum vaziyetten, endişeye kapılmış olacak ki her geçen an bana daha sıkı sarılıyordu.
            Birden başımı kaldırıp ona baktım. Söylediklerini algılayamıyordum belki, ama gözlerinde bir anlam yakalayabilirdim pekala. Baktım. Yapamadım. O hala konuşurken, ben hala ağlarken gözlerde anlam, cümlelerde mana bulmam imkansızdı. Onu susturmak için mi bilmiyorum, bir anda onu öpmeye başladım. O da bunu bekliyordu sanki, beni kucağına aldı ve masasının üzerine oturttu. Kolumda asılı olan çanta yere düştü bir anda. O beni öpmeye devam ederken gözüm yere düşen çantama takıldı. Ve onun içinden yaramaz bir çocuk gibi dışarı kaçıveren plastik sırrım. Benim gözüm ona sabitlenmişken Berk’in bu durumu fark edip yerdeki küçük artı işaretini görmemesi için dua ettim. Göğüslerimde dolaşan ellerini istemsizce tutup karnıma koymuşum o an, sonradan fark ettim.    

                                                                       ***

            Ne yapacağımı bilemiyorum. Özgür kapıyı çekip çıktığından beri öylece duvarı seyrediyorum. Ne kadar zaman geçti acaba? Belki on dakika. Belki de bir saat.
            Dışarıdan bir ses geliyor. Kalkıp perdeyi hafifçe aralayarak ne olduğuna bakıyorum. Kapının önünde bir taksi var. İçinde de o. Korkuyla içeri saklanıyorum. Müthiş bir hızla atmaya başlayan kalbimi yavaşlatmaya çabalıyorum ama nafile. Beni görmesin diye çok yavaş hareket ediyorum. Yine perdeyi aralayıp dışarı bakıyorum. Arabadan inmiş, eve doğru yaklaşıyor şimdi. Kapıyı mı çalacak yoksa? Böyle bir şeye nasıl cesaret edebiliyor Allah aşkına?
            Kapının sesiyle kendime geliyorum. Hani insanlar rüyada olmadıklarını teyit etmek için kendilerini çimdiklerler ya. O zil sesi sayesinde buna gerek kalmıyor. Şu anda uykuda olmadığımı biliyorum. Bu yaşadığım bir kabus değil. Ne yazık ki.
            Kapı tekrar, ısrarla çalıyor. Ne yapmam gerektiğini soruyorum kendime. İçime dönüyorum, bakıyorum. Kalbim daha da hızlı atmaya başlıyor. Çünkü hissettiğimin öfke, nefret ya da korku olmadığını fark ediyorum. İçimdeki… Sevinç mi? Kapı çaldığı için mi mutluyum, o geldiği için mi? Neden?
            Artık kapıyı yumruklamaya başlıyor. Uyuşturucu satıcılarını yakalamaya giden polisler gibi. “İçeride olduğunuzu biliyorum. Açın kapıyı yoksa kırmak zorunda kalacağım.” Böyle bir şey yapmayacağını biliyorum, hatta zihnimde yankılanan bu cümleyi aslında şu anda onun ağzından duymadığımı da. Kendime gelmeye çalışıyorum. Kapıyı açmam gerektiğine karar veriyorum en sonunda. Yine de adımlarım çok yavaş ilerliyor hedefine doğru. Hızlanmak istiyorum, vazgeçip gitmesin diye acele etmek istiyorum ama ayaklarım buna izin vermiyor. Ağır ol diyorlar sanki. Yavaş.
            Ve işte o, bunca zaman sonra karşımda. İnkar edemem, başına gelen onca şeye rağmen hala ona aşık olduğum günkü kadar yakışıklı. Ve başıma gelen onca şeye rağmen ben ona hala aşığım. Zamanında bunun bir önemi olmadığına karar vermiştim. Daha doğrusu babam bu kararı vermemi sağlamıştı. Önemli olan benim ve oğlumun geleceğiydi pek tabii, bu adama olan aşkım değil.
            Ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. O da bilmiyor belli ki. Bakışıyoruz öylece, birkaç saniye boyunca. Belki de birkaç dakika. Sanki o benim gözlerimi okuyor, ben de onunkileri. Sonra birden başımı çevirip ayakkabılığın üzerinde duran aile resmimize bakıyorum. O, ben ve Özgür. Bir ona bakıyorum, bir resme. Her geçen saniye kalbimin atışı yavaşlıyor, hissediyorum. Son bir kez daha resme bakıyorum, bir de karşımdaki adama. Bir gülümseme beliriyor yüzümde, hissediyorum. Bu onu da sevindiriyor sanki, o da gülümsemeye başlayacakmış gibi oluyor. Ama ben bunu göremeden, görmeme izin vermeden yavaşça kapıyı kapatıp üzerindeki anahtarla kilitliyorum. Derin bir nefes alıyorum, rahatlıyorum.

                                                                       ***

            Onca katman kumaşın altında demirin hala soğuk kalabilmesi beni şaşırtıyor. Titreyen ellerimle silahın namlusunu şakağıma dayıyorum. Ağlıyorum, farkındayım. Arkamda Aslı bekliyor, onun da farkındayım.
            Var olmayan ülkem, var olmayan insanlarım var benim. Belki Peter Pan’ım, hiç büyümüyorum. Ama bir Tinker Bell’in olmadan Peter Pan olmak neye yarar ki? Bir Wendy olmadan o kadar insanın hayatını mahvetmeye ne hakkım var ya da? Büyümek istemediğime karar verdim ben. Büyümek zorunda olduğumun da bilincine vararak. Hepsi bu.
            Silahın içinde kurşun olup olmadığını kontrol ediyorum. Dolu olduğunu görmek içimi rahatlatıyor. Bizi korumak için yıllar yılı orada duran bir silahın boş olmasını beklemem saçma olurdu zaten. Emniyeti açıyorum. Artık hazırım. Sanırım.
            Parmağım tetiğe değiyor. Soğuk demiri hissediyorum. Hem parmağımın ucunda, hem de alnımda. Korkmuyorum. Silahtan da, ölmekten de korkmuyorum. Ağlıyorum, farkındayım. Arkamda Aslı bekliyor, onun da farkındayım. O da ağlıyor mu acaba? Bilmiyorum. Öğrenmek de istemiyorum. 
                                                                       ***

Özgür dizlerinin üzerine çökmüş, sandığın içinde bir şeyler arıyor. Sesimi çıkarmadan bekliyorum, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum.
En sonunda duruyor. Sandığa gömülü elini çıkarttığında görüyorum silahı.
İçimden çığlık atmak geliyor, kendimi tutuyorum. Korku çığlığı değil bu çünkü, sevinç çığlığı. O an anlıyorum artık gerçek anlamda özgür olabileceğimi.
Özgür’e çok sert davrandığım için üzülmüyorum. O bunu hak etti. Rüyasından uyanması gerekiyordu. Hayatın gerçekleriyle yüzleşmesi gerekiyordu. Kaldıramıyorsa çekip gitmesinin benim için hiçbir sakıncası yok. Zaten istesem de onu durdurabileceğimden emin değilim ya, yine de kıpırdamıyorum.
Heyecanla ellerimi çırpıyorum. Ancak sesim, silahın gürültüsü altında ezilip yok oluyor. Kimse duymuyor alkışımı, kahkahalarımı. Duyulan, Özgür’ün kanlar içinde yere serilmesine yol açan o tek kurşunun sesi. Kıskanıyorum. İnsanların beni değil de o kurşunu hatırlayacak olmaları üzüyor beni nedense. 

30 Aralık 2011 Cuma

"Son Melodi" Bölüm 31

-31-

Müthiş bir kızgınlıkla salondan çıkan Özgür kendini dışarı atmak için derhal sokak kapısına yöneldi. Kapıyı açtı, hatta dışarı bir iki adım bile attı. Ancak gidecek bir yeri olmadığını fark edince eve dönmekten başka yolu olmadığına karar verdi. Kapıyı çarparak annesine görünmeden odasına çıktı. Sinirine hakim olamıyordu.
Özgür evden taşındıktan sonra Sevgi odaya dokunmamış, adeta oğlunun bir gün döneceğini biliyormuşçasına her şeyi aynı tutmuştu. Duvardaki posterler, kütüphanenin karmakarışıklığı, masasının darmadağınıklığı… Her şey aynıydı.
Özgür kendisini yatıştıracak bir şeye ihtiyaç duyuyordu. Pek çok filmde sinir krizi geçiren karakterlerin etraflarında ne var ne yoksa alıp fırlattığını, masalarının üstünü tek hamleyle yere süpürdüğünü izlemişti. İşe yarayacağını umarak benzeri hareketleri tekrarladı. Duvara çarpıp açılan DVD kutuları, yere düşüp kıvrılan kitap sayfaları derdine çare olmadı. Onun bağırıp çağıracak birine ihtiyacı vardı besbelli. Şansı dönmüştü neyse ki, bir anda odanın köşesinde dehşetle kendisini izleyen Aslı’yı fark etti.
“Sana gitmeni söylememiş miydim ben? Artık seni görmek istemiyorum.”
“Bu ne yazık ki benim elimde olan bir şey değil.”
“Ne demek şimdi bu? Benimle oyun oynamaktan vazgeç artık. Git buradan.”
            Aslı’nın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bardaktan taşan o son damla, sanki somut bir şekilde gözünden akıp gidiyordu işte.
“Yeter artık! Birbirimiz üzerinden yaşadığımızın hala farkında değil misin? Asalak gibi. Annen yıllar boyu sen bir baba figürüne bir daha bu kadar bağlanma diye yalnız kalmış. Eşin seninle baştan bitik olan evliliğini kurtarmak için gerçekten sevdiği adamla birlikte olmaktan geri durmuş. Sen, farklılıkların yüzünden herkesi kendinden uzaklaştırmışsın ve bana bağlanmışsın. Ve…”
Aslı sözlerini tartması gerektiğini hissetti. Titreyen sesini kontrol edemese de, en azından cümlelerini kontrol altında tutmalıydı.
“…Ve ben de sen var olduğun sürece varlığıma devam edebileceğim bilinciyle sana tutsak yaşamışım.”
“Ne demek istiyorsun? Dövüş Kulübü filminde değiliz umarım.”
Aslı, bezgin bir şekilde açıklamasına devam etti.
“Hala anlamadın mı? Ben sen istediğin için, sen istediğin sürece varım. Bu hikayedeki en büyük parazit benim. Bunca insan, bunca karakter aslında sen istediğin için yaşıyorlar ya da yaşadılar. Senin hayal ettiğin gibi. Daha doğrusu senin işine geldiği gibi. Benden önceki arkadaşlarını düşün. Hepsi sende eksik olan bir tarafı tamamlamak için yaratılmış gibiydiler değil mi?”
            Özgür itiraz etmeye yeltendi.
“Yapma ama. Artık hayali arkadaşlarının olmasının ve onların destekleriyle hayata devam etmenin uygun olmadığı bir yaşa geldiğinde ortaya kim çıkıyor? Bendeniz. Yetişkin bir aklın mükemmel kreasyonu. Bir daha başka kimseye ihtiyaç duymana gerek kalmamasını sağlayacak kadar mükemmel biri.”
“Bu doğru değil. Beni gittiğim her yerde takip eden sensin. Seni ben yaratmış olabilirim. Diğerlerini de. Ama böyle olmasını ben istemedim. Evliliğim senin yüzünden bitmenin eşiğine geldi. Kendimi sabote ettiğimi mi söylemeye çalışıyorsun?”
“Seni benim takip ettiğimi nasıl söylersin? Nasıl bu kadar kör olabilirsin ki? Sen üniversiteye girdiğinde ve en sonunda hayatına bir anlamda sıfırdan başladığında ortadan kaybolmayı seçtim. Ortadan kaybolmamı seçtin. Bu, sen Ece’yle evlenene kadar sürdü. Evlendiğin günü düşün. Daha önce annen dışında hiç kimseye böylesine bağlanmayı aklının ucundan bile geçirmemiş olan sen, o gün teoride sonsuza kadar bir kadınla birlikte olmayı kabul etmenin eşiğindeydin. Ve seni onca zamandır uzaktan takip eden ben, durup dururken yeniden ortaya çıktım öyle mi? Komik olma.”
“Asıl komik olan senin evliliğimi mahvetmeye çalıştığını ve beni kendine saklamak istediğini inkar ediyor olman. Buna anlam veremiyorum. Sen değil miydin bana babamın aslında ölmediğini, karımın aslında benim psikologuma aşık olduğunu söyleyen?”
“Peki bunları ben nerden biliyordum? Beni senden başka gören oldu mu bugüne kadar? Ben seninle göbek bağı hala kesilmemiş bir bebeğim. Hala şunun ayırtına varamadın: ben aslında senim. Senin zihnin, düşüncülerin, isteklerin, eksikliklerinim. Evet, olaya bu açıdan bakacak olursak bir dövüş kulübü kurmadığına şükretmeliyim. Bu güzel yüz kaç yumruk kaldırırdı bilmiyorum. Keşke sen de Edward Norton kadar yakışıklı olsaydın, belki işler farklı olurdu.”
İkisi de artık gülmeye başlamıştı. Özgür bu kahkahalarını sinir bozukluğuna bağladı.
“Sen içten içe karının seni aldattığını bilmeseydin bu benim dilimde somutlaşamazdı. Sen, kıyıda köşede göre göre yüzüne aşina olduğun o adamın aslında baban olduğunu zaten anlamış olmasaydın, bu gerçeği benim fark etmem imkansızdı.”
Özgür artık ne söyleyeceğini bilemez bir hale gelmişti. Kontrolsüzce titriyor ve ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
“Benden ne istiyorsun? Artık hayatımda olmaman için ne yapmalıyım?”
“Bu sorunun cevabını bilseydim burada olmazdım. Beni ve yaşadıklarımızı teker teker zihninden sildirebileceğin teknoloji sadece uçuk kaçık filmlerde mevcut ne yazık ki. Tek yapabileceğin artık beni de, anneni de, karını da azat etmek. Hayatındaki kadınlar gitmek için izin istiyorlar senden. Uzun zamandır yalvarıyorlar.”
“Ama madem sen, ben sana ihtiyaç duyduğum için buradasın; o zaman gitmen imkansız. Küçüklüğümden bu yana sizler benim elimde olmadan hayatıma girdiniz. Sizi ben yaratıyordum ama kontrol beynimin erişemediğim bir köşesindeydi adeta. Hayatımda hiçbir şey yoluna girmediğine göre sana olan ihtiyacımın da sonlandığını söyleyemeyiz. Ayrıca annem ve Ece için durum çok farklı. Onlar istedikleri zaman gitmekte ve istedikleri şeyi yapmakta serbestler. Ben hiçbir zaman onların hayatlarını yaşamalarını engelleyecek hareketlerde bulunmadım. Anneme ‘aşık olursan ben sana haber veririm’ demedim. Ece’ye ‘ya benimsin ya da toprağın’ gibi laflar etmedim.”
“Desene o hareketlerin de beyninin bizi ortaya çıkaran ve kontrol eden, kapsama alanı dışındaki bölümünden kaynaklanıyor. Sen ne kadar itiraz edersen et, bu insanlar senin hayatına devam etmen için onlara ihtiyacın olduğunu düşünüyorlar. Bir evin sütunları gibi. Birinin çekilmesi senin yıkılmana yol açacakmış gibi.”
“Ama bu doğru değil… Sanırım…”
“Sorun da bu. Sen bile bundan emin değilsin. Hayatının onlar olmadan nasıl bir hal alacağını bugüne kadar hiç düşünmedin. Bir kez bile. Onların senden uzaklaşmak, yeni şeyler yaşamak isteyebilecekleri aklından geçmedi hiç. Bencilliği bir kenara bırakmayı başaramadın. Oysa tek ihtiyacın olan inanç, güven ve…”
“Peri tozu mu? Saçmalıyorsun. Herkes istediği gibi yaşama hakkına sahiptir. Benle ya da bensiz. Kimseyi zorla kendime bağımlı kılamam, bunu yapmam.”
            Aslı acı dolu bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
“İnanç, güven ve… peri tozu.”
Özgür’e doğru bir adım atar. Özgür hemen geriye kaçsa da bu onu durdurmadı. Onun yüzünü ellerinin arasına aldı ve bakışlarını kendisine çevirdi.
“Bak, ben senin Tinker Bell’in değilim. Sen de benim Peter Pan’im değilsin. Sana sonsuz bir sevgiyle bağlı değilim. Hatta yeri geliyor senden nefret bile ediyorum. Benden çok fazla şey bekliyorsun. Bu saatten sonra sana söyleyebileceğim tek şey, var olmayan ülkenden kafanı çıkarıp gerçeklerle yüzleşmen gerektiği. Artık büyümenin zamanı geldi Peter. Sen ne dersin?”
Özgür ne yapacağını bilmez bir şekilde etrafına baktı. Karar vermeye çalışıyordu. Aslı’nın üzgün bakan gözleri doğru düzgün düşünmesini engelliyordu.
Bunca bağırış çağırış esnasında saçları bozulan, beyaz elbisesinin askısı omzuna düşen Aslı üstünü başını düzeltti.  Artık işi bitmişti. Özgür’ün ona ihtiyacı olmayacağını, iyi kötü onun için yeni bir hayatın başladığını bilerek odayı ve onu terk etmeye hazırlanıyordu. Fakat Özgür birden ayağa kalktı ve onun önünden geçerek odadan dışarı fırladı. Annesinin odasına gitti. Onun ne yapmaya çalıştığına anlam veremeyen Aslı da peşinden.

29 Aralık 2011 Perşembe

"Son Melodi" Bölüm 30

-30-

Özgür içeri girer girmez ayakkabılarını çıkarır ve hemen salona doğru ilerledi. Sevgi yüzüne bile bakmayan oğluna ne olduğunu anlamaya çalışarak endişeyle onu takip etti. Salona giren Özgür aniden durarak annesine döndü. Az kalsın çarpışıyorlardı.
“Konuşmamız lazım!”
“Bu cümlenin gerisi hiçbir zaman iyi olmaz.”
“Babamın şu anda nerede yaşadığını biliyor musun?”
            Sevgi duyduklarına anlam veremiyordu. Adeta otomatik olarak cevap verdi.
            “O öl-“
            Ancak Özgür’ün bu yalanı bir kere daha duymaya tahammülü yoktu.
“Yalanlarına devam etmene gerek yok. Onun yaşadığını biliyorum.”
Sevgi bir an itiraz edecek oldu. Yıllardır alışkanlık edindiği üzere yalanına büyük bir azimle tutunmaya devam etmeye yeltenecek oldu. Ancak o da çok yorulmuştu. Madem bir çıkış yolu doğmuştu, kendini bu bataktan kurtarması gerekiyordu.
“Ece mi söyledi?”
“E-evet… Kısmen.”
            Sevgi oğlunu kolundan tuttu ve koltuğa oturttu. Kendisi de yanı başına oturdu.
“Onun şu anda nerede olduğunu inan bilmiyorum.”
“Bana neden onun öldüğünü söyledin? Ayrılsanız da ben babamla görüşebilmeliydim?”
“O, zamanında çok hata yaptı. Beni dövdü, haftanın üç gecesini başka kadınlarla geçirdi. Tipik bozuk evlilik modeli işte. Yeni bir şey yok. Neyse ki benim ve ailemin maddi gücü bu dertten kurtulmama yetti. Senin de o adamın gölgesinde büyümeni istemedim.
“Ama ben sizin mutlu olduğunuzu hatırlıyorum.”
“Bir zamanlar öyleydik. Ta ki babanın işi batana, evi babam geçindirmeye başlayana kadar. Bunu kendine yediremeyince kendini değiştirip bunu kabullenebilecek bir insana dönüştü. Yeni bir adam olmuştu. Havadan gelen paraları dışarıda çar çur edip gününü gün eden, eve gelince bizim günümüzü zehir eden bir adam. Buna katlanmam mümkün değildi.”
“Peki o gitmeyi nasıl kabul etti?
            Sevgi yeni girdiği dürüstlük yolunda sapmayı düşündü bir daha. Ama artık oğlunun duygularını koruma faslını çoktan geçmişlerdi.
“Babamın yazdığı çekin miktarını görür görmez pek itiraz etmedi açıkçası. Babam bizim evliliğimizi zaten baştan beri onaylamamıştı. O yüzden gitmesi için epey cömert davrandı. Baban memleketine, İzmir’e gidip orada iş kurmak istemişti o zamanlar.”
“Benim bir önemim yoktu yani.”
“Öyle düşünme. Eminim o da seni çok sevmiştir. Kendi yöntemleriyle. Belki sonradan pişman bile olmuştur, bilemeyiz.”
            Özgür başını üzüntüyle öne eğdi. Dürüst olma sırası şimdi ondaydı.
“Sanırım bugün buraya beni getiren taksiyi o kullanıyordu.”
“Ne?”
“Ya da bana öyle geldi bilmiyorum. Adamı cidden tanıyor gibiydim. Daha önce gördüğüm biriydi. Çok garipti.”
“Bu olamaz! Demek İstanbul’a dönmüş.”
Özgür kendi dertleriyle bu kadar meşgul olmasa annesinin gözlerinde bir an için belirip kaybolan mutluluğu fark edebilirdi. Fakat şimdi Sevgi onun saçlarını okşarken tek düşünebildiği kendisiydi.
“Tamam işte. Yaşadığını öğrendin. Hatta dediğin doğruysa onu gördün bile. Ama lütfen bir daha karşına çıkarsa onu görmezden gel. Bu saatten sonra hayatına giren babanın ne sana, ne kendine hayrı dokunur. Bırak her şey olduğu gibi kalsın. Emin ol böylesi herkes için daha iyi.”
            Özgür saçlarında gezinen eli hızla itti ve ayağa kalktı. Hışımla salondan dışarı çıktı. Oğlunun gidişini seyreden Sevgi sokak kapısının sesiyle derin bir nefes aldı. Artık kendisini tutmasına gerek yoktu. İlk tepki olarak gözleri doldu önce. Sonra elleri dakikalardır müthiş bir sızıyla canını acıtan kalbine gitti. Ve beklenmeyen bir şey oldu aniden. Sevgi gülmeye başladı. Mutlulukla.

28 Aralık 2011 Çarşamba

"Son Melodi" Bölüm 29

-29-

Özgür sinirle apartmanın sokak kapısını iterek dışarı çıktı. Ceplerini yokladı ve üzülerek arabasının anahtarını yanına almadığını fark etti. Anahtarların geri dönmeye değip değmeyeceğini düşündü bir an. Ece ile tekrar yüz yüze gelmeyi kaldırabilir miydi? Cevabın olumsuz olduğuna karar vererek etrafına bakınmaya başladı. Yolun karşısında park etmiş olan taksiyi görünce başkası binmeden yakalamak için hızla arabaya doğru yürüdü. Koltuğunu aşağı indirmiş kestirmekte olan orta yaşlı taksici hiç beklemediği bir anda arabasına binen yolcu sayesinde uyanıverdi.
“Kusura bakmayın efen-“
            Arabasına binen kişiyi görünce bir anda kalakalan taksici cümlesini tamamlayamadı. Çok uykusuz olacak ki, birden uyandırılmanın da etkisiyle belki, yavaş hareketlerle, elleri titreyerek arabayı çalıştırdı. Kendisine garip bir ifadeyle bakan Özgür’le bir kere daha göz göze geldiğinde davranışlarını düzeltmesi ve müşterisini ürkütmemesi gerektiğine karar verdi ancak konuşurken bu kararını uygulayamayarak kekelemeye başladı.
“Nereye… nereye gitmek istersiniz?”
Özgür son derece sinirli bir sesle cevap verdi.
“Etiler’e gidelim.”
Özgür’ün başına gelenlerden habersiz olan taksici bu sinirin kendisine yöneltildiğini düşündü üzülerek. Özgür’ün ona dikkatle bakması da tedirginliğine tuz biber ekiyordu doğrusu.
“Sizi daha önce bir yerde görmüş olabilir miyim?”
“Zannetmiyorum. Normalde bu taraflara uğramam.”
“Ne kadar şanslıyım o zaman! Normalde taksi bulmak için epey uğraşmam gerekirdi.”
“Biraz başım dönünce sağa çekip dinlenmek istemiştim de.”
“Beni sağ salim gideceğim yere ulaştırabilirsiniz değil mi?”
“Elbette, şüpheniz olmasın.”
            Özgür kendini zorlayarak taksiciye gülümsedi ve başını onun koltuğunun arkasına gömerek sakinleşmeye çalıştı. Birkaç defa derin nefes aldı ve parmaklarıyla şakaklarını ovaladı. Başının ağrısı böyle geçecek gibi değildi. En sonunda arkasına yaslandı ve bir anda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Bu sefer az önceki gibi zoraki de değildi üstelik.
“Ben de ne zaman geleceksin diye bekliyordum. Sen Kaygısızlar ailesinin bir mensubu olmadığına emin misin? Halit Akçatepe az uğraşmadı o insanları evden yollamak için. Kendimden çok şey buluyorum onda.”
“Bana bir şey mi dediniz?”
            Arabada yalnız olmaya çok alışık olan Özgür bu sefer durumun aynı olmadığını bir anda fark ederek kızardı. Derhal cebinden telefonunu çıkararak kulağına götürdü.
“Hayır, telefonla konuşuyordum.”
“Affedersiniz.”
            Taksici bir şeylerden şüphelenmiş gibiydi sanki. İkide bir dikiz aynasından Özgür’e bakıyordu.
“Konuşma biçimine bakılırsa yine fena bir şey gelmiş başına.  Seni affediyorum ve derdini anlatmak istersen dinlemeye hazırım.”
            Özgür’ü sakinleştirmeyi başaran Aslı’nın sesindeki şefkat oldu. Yenildiğini kabul eden bir savaşçı gibi, uzun zamandır direnişinde baş silahı olan tüm kalkanlarını indirdi Özgür.
“Haklı çıktın. Ece Berk’e aşık.”
Aslı’nın bu duruma şaşırmadığı çok belliydi.
“Kendisi mi söyledi?”
“Hayır, tabii ki inkar etti. Ama ben onu bunca senedir çok iyi tanıdım. Gözlerinden belli. Bilmiyorum… Saçma sapan bir kıskançlık yüzünden bir çuval inciri berbat etmiş de olabilirim.”
“Henüz kabullenme aşamasına gelmedim, inkarı sürdürüyorum diyorsun yani.”
“En sevdiğim aşama budur.”
“Neyse, ben kimsenin günahını almak istemem. Kendin karar vereceksin ne olup bittiğine.”
Özgür kesin olarak böyle bir karar verebilmek için daha çok yol alması gerektiğinin farkındaydı.
“Sonra Ece, annemin de benden bir şey gizlediğini ağzından kaçırdı.”
“Ne olabilir ki?”
Normalde şaşkınlık içermesi gereken bu cümle Aslı’nın ağzından son derece sıradan bir tonda çıkmıştı.
“Bilmiyorum. Aklıma benden gizleyebileceği bir şey gelmiyor.”
“Benim aklımda bir şey var aslında. Ama sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Korkarım bu haberin inkar aşaması epey uzun sürebilir.”
Özgür, korkulu gözlerle Aslı’ya baktı.
“Söyle! Bana karşı dürüst olan tek kişi sensin zaten.”
“Özgür, annen senden babanın hala hayatta olduğunu gizliyor.”
            Böyle bir cümle duymayı hiç beklemeyen Özgür eline ve diline söz geçiremedi. Önce elinden telefonu düşürdü, sonra avazı çıktığı kadar bağırdı.
“Yok artık!”
            Taksici bir anda yerinden sıçrayarak arkasına döndü.
“İyi misiniz?”
            Özgür eğilip telefonuna ulaşmaya çalışırken taksicinin bir kere daha hakkında şüpheye düşmesine sebep olduğu için kendine kızdı.
            “Evet, teşekkür ederim.”
Bir açıklama getirmeyi düşündü, ama aklına tek gelen şey bir açıklama getirmesi gerektiğiydi. O açıklamanın ne olacağına dair en ufak bir fikri yoktu ne yazık ki. Çareyi konuyu kapatmakta buldu.
Biraz daha hızlı gidebilir misiniz?”
Hiç beklemeden telefonu yeniden kulağına götürdü. Kendini toparlamakta zorlanıyordu.
“Bu… Bu nasıl olabilir?”
“Onu da kendin bul.”
            Özgür artık gözyaşlarını tutamaz olmuştu.
“Bir keresinde onun mezarına gitmek istediğimde bana ölenle ölünmediğini, bazı şeyleri oluruna bırakıp geçmişe asılıp kalmamamı söylemişti. Meğer kendi arkasını kolluyormuş.”
            Bir an Aslı’ya neden bu kadar çabuk inandığını sorguladı. Sırf o söyledi diye babasının aslında yaşadığına ve annesinin bunca yıldır ona yalan söylediğine nasıl hemen inanıvermişti, o da bilmiyordu.
            “Gördün mü? Yalancı or-… cadı. Yalancı cadı.”
Etiler’e geldiklerinde Özgür ağlamaklı sesiyle yolu tarif etti ve telefonuyla konuşmaya devam etti. Taksici endişeli gözlerle onu izliyordu. Özgür’ün tarif ettiği yere vardıklarında arabayı kenara çekerek durdu ve Özgür’ün parayı uzatmasını bekledi. Fakat Özgür bir türlü kıpırdamıyor, arabadan inmeye yeltenmiyordu. Yaklaşık bir dakika bekledikten sonra taksici dayanamadı ve arkasına dönerek soran gözlerle Özgür’e baktı.
“Doğru geldik, değil mi?”
Özgür daldığı düşüncelerden uyanıverdi.
“Geldik mi?”
Etrafını inceledi.
“Ah, evet. Burası. Borcum ne kadar?”
“Yirmi beş versen yeter.”
Özgür cebinden para çıkarttı ve adama uzattı.
“Teşekkür ederim.”
Özgür, tam arabadan çıkmak için kapıyı açmış ve bir ayağını dışarı atmışken yeniden taksicinin sesini duydu.
“İzin verirseniz haddim olmayarak bir şey söylemek istiyorum. Annenize çok yüklenmeyin. Eminim kendince açıklamaları vardır.”
Taksicinin neden böyle bir şey söylediğine anlam veremedi ama üzerinde duracak hali de yoktu. Arabadan inip kapıyı kapattığında istemsizce kendi kendine fısıldadı.
            “Annemi nereden biliyor ki bu adam?”
            Taksi yavaş yavaş uzaklaşırken Aslı düşünceli bir şekilde Özgür’ü inceledi.
            “Ee, ne oldu? Babanı veda etmeden gönderdin.”
            Özgür ilk önce duyduklarını anlamadı. Kaşlarını çattı. Sonra gözleri, aniden çok önemli bir şeyi fark etmiş gibi irice açıldı ve taksiyi hapis aldı. Özgür titremeye başlamıştı, kesik kesik nefes alıyordu. Ağzını açtı, zorlukla ses çıkarttı. Aslı’ya söyleyecekleri vardı, ama gözlerini artık gözden kaybolan taksinin gittiği yoldan da ayıramıyordu.
“Biliyorum, bir Serdar Ortaç şarkısı gibi kendimi sürekli tekrar ediyorum ama gerçekten de sadece yedi nota olunca insanın elinden bir şey gelmiyormuş. Aslı…”
En sonunda ona dönecek gücü kendinde buldu. Kalan gücünü de elinden geldiğince yüksek sesle bağırmak için harcadı.
“Bir daha karşıma çıkma!”
Aslı’nın karşılık vermesine fırsat vermeden arkasını döndü ve annesinin kapısını çaldı. Çok geçmeden Sevgi kapıyı açtı ve Özgür’ü içeri buyur etti. Gözleri yaşlı bir şekilde onları izlemekte olan Aslı’yı göremedi. Belki görebilseydi bir şeylerin yolunda gitmediğini anlar, birazdan başına geleceklere kendini hazırlayabilirdi.